Detoks Endüstrisi Konuşurken, Vücudun Zaten Çalışıyor
- Dr. Metin Sökmen

- 5 gün önce
- 4 dakikada okunur

Yıllardır poliklinikte aynı döngüyü görüyorum, yoğun çalışma temposuyla geçen yıllar, fazladan edinilmiş kilolar, fazladan yüklenilmiş stresler, sürpriz olmayan metabolik hastalıklar ve nihayet “vücudumu bir arındırayım” fikri. Kulağa temiz ve modern geliyor, evet. Sorun şu ki, biyoloji bu hikayeye pek eşlik etmiyor. Vücudun zaten 7/24 çalışan, oldukça sofistike bir temizlik ekibine sahip; buna rağmen hala ondan üç günlük limonlu şurup programlarıyla mucize bekliyoruz.
Detoks adı altında pazarlanan şeylerin çoğu, gerçekte tam olarak neyi, hangi mekanizma üzerinden “temizlediğini” bile doğru düzgün tarif etmiyor. Toksin kelimesi burada sihirli, ama içi fazlasıyla boş bir kavram gibi kullanılıyor. Sanki vücudun bir köşesinde gri, yapışkan bir “pislik deposu” var da, sihirli karışımı içince orası hortumla yıkanıyor. Oysa tıp eğitiminin daha ilk yıllarında öğrendiğimiz temel gerçek şu; vücuda giren veya içeride oluşan zararlı maddelerin büyük kısmı belirli biyokimyasal yollar üzerinden zaten işlenip atılıyor. Buna detoks demek istiyorsak, en dürüst ifade şu olur: Karaciğer, böbrekler, akciğerler, bağırsak bariyeri ve cilt, sen farkında bile olmazken hayatın boyunca senin için detoks yapıyor.
Karaciğer, aldığın her yemeğin, her ilacın, içtiğin her alkol yudumunun, soluduğun ortamın kimyasal faturasıyla uğraşan asıl işçi. Gelen molekülleri önce kimyasal olarak daha “elverişli” formlara dönüştürüyor, ardından onlara suya daha çok benzeyen bir karakter kazandırıp böbreğin ve safranın tanıyacağı hale sokuyor. Böbrek, hiç durmadan kandaki atıkları süzüyor; bağırsak, her gün tonla bakteri, toksin ve gıda artığıyla pazarlık yapıyor; akciğer, soluduğun havadaki partikülleri, gazları filtreliyor. Detoks çayı, limonlu su, sirke-shot’lar bu ekibin yanında stajyer bile sayılmaz. Onların varlığı, bu sistemi mucizevi biçimde “hızlandırmıyor”; en azından bunu gösteren sağlam bir kanıt ortada yok.
Peki insanlar neden bu kadar inanıyor? Çünkü detoks söylemi, modern hayatın suçluluk duygusuna çok iyi oynuyor. Günlerce hazır gıda, fazla alkol, az uyku, hareketsizlik… Sonra “üç gün limon detoksu yapayım, reset’leyeyim” düşüncesi. Bu, metabolik hayatı Playstation sanmak gibi. Yıllara yayılan alışkanlıkların oluşturduğu yükü, üç günlük sıvı diyetiyle sıfırlamaya çalışmak, matematiksel olarak da, biyolojik olarak da pek makul değil. Ama insanoğlu hızlı çözümleri seviyor; pazarlama endüstrisi de bunu yıllardır çok iyi kullanıyor.
“Arkadaşım üç günde üç kilo verdi” cümlesini muhtemelen sen de duydun. Dışarıdan bakınca “demek ki işe yarıyor” dedirten bir tablo bu. Oysa perdelerin arkasında olup biten şey çok daha sıradan: Glikojen depoları boşalırken yanında suyu da götürüyor, bağırsak içeriği azalıyor, kas ve yağ dokusundan da biraz harcanıyor. Tartıdaki hızlı düşüşün önemli kısmı, su ve kısa dönem depo değişiklikleri. Üstelik bu diyetlerin çoğu kalori olarak aşırı düşük, protein ve yağ açısından yetersiz, liften fakir. Vücut, kısa sürede “detoks” olmaktan çok “kriz yönetimi” moduna giriyor. Normal beslenmeye geri dönüldüğünde ise kilo çoğu zaman sessizce geri geliyor; hatta bazen üzerine faizini ekleyerek.
Şu argüman da sık gelir: “Ama kendimi çok hafiflemiş hissediyorum.” Burada da psikoloji ile biyolojinin çarpışmasını görüyoruz. Ultra işlenmiş gıdayı, fazla şekeri, alkolü bir anda kesince elbette daha iyi hissetmen çok doğal; çünkü vücudun onlarla uğraşmayı bırakıyor. Ama bu iyi hissetme halini, bizzat detoks paketinin içeriğine yazmak pek dürüst değil. Aynı iyilik halini, çok daha sakin bir şekilde, uzun süreli beslenme düzenini düzelterek de elde etmek mümkün. Kısacası, “kendimi iyi hissediyorum” kısmı gerçek olabilir; fakat bu, ürünün mucizevi gücünden çok, bir süreliğine sağlıksızlığı bırakmanın etkisi.
Detoks paketlerinin tehlikeli tarafı sadece kandırılmış hissetmen değil. Kilo ve beden algısıyla zaten hassas ilişki içinde olan pek çok kişide, bu tarz aşırı kısıtlayıcı programlar yeme davranışını daha da bozabiliyor. Bir süre aç kal, sıvıyla idare et, sonra kontrolden çıkmış şekilde yemek ye, ardından tekrar “arınma” döngüsüne gir… Bu sarkaç, uzun vadede hem metabolizmaya hem zihne zarar veriyor. Üstüne bir de bazı paketlerin laksatifler, idrar söktürücüler, “barsak temizleyiciler” içermesi elektrolit dengesini bozuyor; özellikle kalp veya böbrek hastalığı olan biri için bu, hiç de hafif bir mesele değil.
Bir de işin “yeşil masumiyet” tarafı var. Ispanaklı, pancarlı, kereviz saplı, ultra yeşil detoks suları… Görsel olarak sağlıklı duruyorlar; ama örneğin böbrek taşı yatkınlığı olan birinde yüksek oksalat içerikleriyle yeni taş oluşumu potansiyeli taşıyabiliyorlar. Aynı şekilde, saf meyve sularının “sonuçta doğal şeker” diye görülmesi de metabolik açıdan masum değil. Lifsiz, yoğun şeker yükünü hızlıca almak, hele ki insülin direnci veya diyabete yatkınlık varsa, kan şekerini roller coaster’a çevirebiliyor.
Bütün bunları anlatınca genelde şu soru geliyor: “Peki hiç mi detoks yok?” Aslında var, ama Instagram’daki gibi değil. Gerçek detoks, sıkıcı, fotojenik olmayan, ama işe yarayan bir süreç. Gövdeyi uzun vadede daha az toksik yükle yaşatmak. Yani ultra işlenmiş gıdayı azaltmak, alkolle ilişkinin dozunu aşağı çekmek, sebze-meyve, baklagil, tam tahıl ve kaliteli proteinleri öne almak, her gün biraz hareket etmek, yeterince uyumak, sigarayla vedalaşmak. Bunlar, karaciğerin enzimlerine de, böbreğin filtresine de, damar sisteminin iç yüzeyine de iyi gelen hamleler.
Akdeniz’e benzeyen bir beslenme deseni, işin özünde, yıllardır incelenen uzun ömür çalışmalarının ortak paydasında karşımıza çıkıyor. Uzun yaşayan topluluklara bakıldığında, kimsenin hayatını detoks sularına göre planlamadığını, ama çoğunun bitki ağırlıklı, nispeten sade, ritmi bozulmamış bir beslenme ve hareket düzenine sahip olduğunu görüyoruz. Orada detoks, bir pazarlama kelimesi değil; hücre düzeyinde devam eden, gündelik hayatla uyumlu bir süreç.
Yaş ilerledikçe tablo daha da netleşiyor. Genç bir bedende tolere edilebilen aşırılıklar, 60’lı, 70’li yaşlarda daha pahalıya patlıyor. Böbrek fonksiyonu azalmış, kalp ritmi hassaslaşmış, birkaç ilaç birden kullanılan bir vücuda, sosyal medyadan görülen “3 gün sıvı detoksu”nu aynen kopyalamak, çoğu zaman kötü bir fikir. Vücut, belli bir yaştan sonra sürprizleri pek sevmiyor; hele de elektrolit, sıvı dengesiyle oynayan sürprizleri hiç. Bu yüzden, yaş aldıkça organlara yapılabilecek en büyük iyilik, iyi beslenme, tempolu yürüyüş, kas kitlesini koruma çabası ve makul bir alkol disiplini. Yani yeniden, uzun ve sıkıcı ama gerçekten koruyucu biyoloji.
Tüm bu tabloyu bir cümlede özetlemeyi sevmiyorum ama belki şöyle söylemek mümkün: Vücudun asıl ihtiyacı, üç günlük mucize temizlik değil; ona yıllar boyunca daha az zarar veren, daha saygılı bir yaşam tarzı.





Yorumlar