Zayıflığı Satın Almak mı, Kiralamak mı? Biyolojik Boomerang
- 11 Oca
- 2 dakikada okunur

Son dönemde muayenehaneye giren hemen herkesin, hatta sokaktaki insanın dilinde o meşhur moleküller var. İştahı bıçak gibi kesen, insülin direncini hizaya getiren ve tartıdaki rakamları hızla aşağı çeken modern farmakolojinin yeni gözdelerinden bahsediyorum. Ancak tıp tarihinde sıkça gördüğümüz bir senaryo tekrar sahneleniyor: Büyük bir coşkuyla karşılanan tedaviler, sahne ışıkları söndüğünde ve o "mucizevi" enjeksiyonlar kesildiğinde, biyolojinin acımasız gerçekleriyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Görünen o ki, bu ilaçlarla elde edilen zayıflık, satın aldığımız değil, sadece kiraladığımız bir durum olabilir.
Yakın zamanda yapılan ve oldukça ses getiren kapsamlı bir analiz, tam da bu "kira sözleşmesi bitince" ne olduğunu inceliyor. Veriler biraz tatsız. İlaç tedavisini bırakan hastaların, sadece diyet ve davranış değişikliğiyle kilo verenlere kıyasla çok daha hızlı bir geri dönüş yaşadığını görüyoruz. Biyolojik bir "boomerang" etkisi bu. İlaçla baskılanan iştah mekanizmaları, molekül vücuttan çekildiği anda intikam alırcasına geri dönüyor. Mekanizmayı şöyle düşünün: Bir barajın kapaklarını ilaçla kapalı tutuyorsunuz, su (iştah ve metabolik dürtüler) arkada birikiyor. İlaç kesilip kapaklar açıldığında, suyun akışı normal bir nehir gibi değil, bir taşkın gibi oluyor.
Bu durumun temelinde yatan sebep, aslında insan doğasının öğrenme biçimiyle ilgili. Davranışsal programlar, yani o zorlu diyet ve egzersiz süreçleri, beynimize ve metabolizmamıza yeni bir "yaşam kılavuzu" yazdırır. Hasta, açlıkla baş etmeyi, porsiyonu ayarlamayı, yani "kas hafızasını" geliştirir. Ancak ilaçlar, bu süreci "bypass" ediyor. İlaç kullanırken hasta, iştahı kesildiği için yemek yemiyor, iradesini eğittiği için değil. Dolayısıyla farmakolojik destek çekildiğinde, hasta o eski, eğitilmemiş dürtüleriyle baş başa kalıyor. Elinde bir harita olmadan ormana bırakılmış gibi. Veriler, ilaç sonrası geri kilo alımının, davranışsal yöntemlere göre belirgin şekilde daha hızlı olduğunu ve hastaların büyük bir kısmının yaklaşık bir buçuk yıl içinde başladıkları noktaya, hatta bazen daha yukarısına dönebildiğini fısıldıyor.
Daha da ilginci, bu geri dönüş sadece tartıdaki rakamla sınırlı kalmıyor. İlaç kullanımı sırasında düzelen tansiyon, kan şekerleri, lipit profili gibi o şahane kardiyometabolik tablo da ilacın bırakılmasını takip eden aylarda hızla bozuluyor. Yani vücut, homeostaz dediğimiz o denge noktasına –ki obezite hastasında bu nokta ne yazık ki yüksek kilodur– geri dönmek için muazzam bir çaba sarf ediyor. Biyoloji, değişimi sevmez; hele ki bu değişim dışarıdan bir müdahaleyle, yani bir molekülle zorla yapılmışsa, sistem eski "bildiği" ayarlara dönmek için fırsat kollar.
Burada suçlu ilaçlar değil elbette. Asıl hata, obeziteyi bir enfeksiyon gibi "antibiyotiği al, iyileş ve hayatına devam et" mantığıyla tedavi etmeye çalışmamızda. Obezite, hipertansiyon veya diyabet gibi kronik, nükseden, sinsi bir süreç. Nasıl ki tansiyon ilacını "tansiyonum düzeldi" diye bırakmıyorsak, bu yeni nesil ajanlara da "kür" gözüyle bakamayız. Biyoloji bize açıkça şunu söylüyor: Eğer yaşam tarzını, beslenme alışkanlıklarını ve kas kütlesini işin içine katmadan, sadece reseptörleri kandırarak kilo verirseniz, o reseptörler günün sonunda gerçeği yüzünüze vurur.
Mesele, ilacı kullanmak ya da kullanmamak değil; mesele bu sürecin bir "tedavi" mi yoksa geçici bir "makyaj" mı olduğu. Hekim olarak masanın bu tarafında gördüğüm şey şu: İlaçlar harika birer araç, ancak direksiyonda hala hastanın bilinci ve yaşam alışkanlıkları oturmak zorunda. Aksi takdirde, farmakolojinin sağladığı o pahalı ve konforlu yolculuk, başladığımız yerde son bulmaya mahkum. Şuna karar vermemiz gerekiyor:
Bedeninizi sadece baskılayacak mısınız yoksa eğitme sürecine hazır mısınız?



Yorumlar