top of page

Bulmaca Yetmez: Demanstan Korunmada Asıl Hikaye Ne?

  • Yazarın fotoğrafı: Dr. Metin Sökmen
    Dr. Metin Sökmen
  • 4 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Demans riskini azaltma meselesi, “bulmaca çöz, yürü, brokoli ye” seviyesinde anlatılmayı hak etmiyor. Beyin, damar sisteminden bağışıklığa, mitokondriden mikrogliaya kadar onlarca katmandan oluşan bir ekosistem; o yüzden tek bir sihirli hap da, tek bir “X maddelik liste” de yok. Yine de son yıllardaki veriler, bazı yaşam tarzı müdahalelerinin, bu ekosistem üzerinde gerçekten ölçülebilir bir etki yaratabildiğini gösteriyor.

Demansın, özellikle Alzheimer tipinin, tek sebebi yok. Bir yanda küçük damar hastalığı, kronik hipertansiyon ve diyabetle giden sessiz infarktlar; öbür yanda protein katlanma hataları, amiloid, tau, oksidatif stres, nöroinflamasyon. Bunların üzerine bir de uyku bozukluğu, yalnızlık, depresyon ve hareketsizlik bindiğinde, beyin yıllarca küçük küçük darbeler alıyor, rezervini tüketiyor.

Bu yüzden bazı büyük müdahale çalışmalarında tek bir hedefe odaklanmak yerine, “multidomain” denilen, bir arada birkaç cepheyi hedefleyen yaklaşımlar kullanıldı. U.S. POINTER gibi kimi çalışmalar, hareket, diyet, bilişsel uyarım, sosyal temas ve damar sağlığını aynı paket içinde ele aldığında, 2 yıl gibi kısa bir sürede bile bilişsel performansta anlamlı fark yaratılabildiğini gösterdi. Burada ince nokta şu; sadece “bilgi vermek” değil, yapılandırılmış, hedefli, takip edilen bir program, kendi kendine “ben yaparım” diyenlere göre daha fazla kazanç sağlıyor.

Hareketsizlik, beyinde sessiz bir toksin gibi çalışıyor. Uzun süre oturmak, demans riskini ve genel mortaliteyi artıran bağımsız bir faktör; sadece “akşam yürüyüşü” ile telafi edilemeyen bir biyolojik yükten bahsediliyor. Kaslarımız yeterince kullanılmadığında sadece güç kaybetmiyor, miyokin denilen, beyinle konuşan sinyal moleküllerini de azaltıyor.

Orta düzey aerobik aktivite ve direnç egzersizleri, hem beyne giden kan akımını, hem de BDNF gibi nörotrofik faktörleri artırıyor; bu faktörler nöronların yeni bağlantı kurmasını, var olan sinapsları korumasını kolaylaştırıyor. Deneysel ve klinik veriler, düzenli hareketin yürütücü işlevler ve işlem hızında, özellikle orta yaş ve üzeri bireylerde anlamlı kazanım sağladığını, hatta başlangıçta “riskli” kabul edilen gruplarda bilişsel skorların iyileştiğini gösteriyor.

Burada yaş, komorbidite ve ilaç yükü devreye giriyor. Yetmiş yaşında, polinöropatisi, osteoartriti, kronik kalp yetmezliği olan bir hastaya “haftada 150 dakika tempolu yürüyüş” cümlesini olduğu gibi dayadığınızda, biyoloji değil, kılavuz konuşmuş oluyor. Kimi zaman 10 dakikalık, eklem dostu, kontrollü bir başlangıç, hem hasta için gerçekçi, hem de sinaptik düzeyde bakıldığında şaşırtıcı derecede yeterli.

Beslenme konusu popüler kültürde “şekeri kes, gluten yeme, mucize besin” düzeyinde dolaşıyor. Oysa beyin için konuşurken mesele daha çok damar duvarı, insülin direnci, serbest radikal yükü ve bağırsak–beyin ekseni üzerinden yürüyor. MIND diyeti tam da burada devreye giriyor; Akdeniz ve DASH yaklaşımlarının bir karışımı olarak, yeşil yapraklı sebzeler, diğer sebzeler, tam tahıllar, baklagiller, kuruyemişler, zeytinyağı ve özellikle orman meyvelerini öne çıkarıyor; işlenmiş ve kırmızı et, rafine şeker ve tereyağı gibi kaynakları geri plana itiyor.

Orman meyvelerinin polifenolleri, mikroglial aktiviteyi ve oksidatif stresi modüle ederken, sebze ve tam tahıllar damar fonksiyonunu ve kan basıncını regüle ediyor; sonuçta hem vasküler demans, hem de Alzheimer patofizyolojisine giden yollar üzerinde baskı oluşturuyorlar. Büyük kohortlarda MIND diyetine yüksek uyum, yıllar içinde demans riskinde anlamlı azalma ile ilişkilendirildi, ancak bu ilişkinin tamamının nedensel olduğunu iddia etmek için henüz erken; diyetle birlikte gelen yaşam tarzı paketi de işin içinde olabilir. (Bu tür çalışma sonuçlarına bakarken bu diyeti yapan grubun, yapmayan gruba göre başka şeyleri de daha iyi yapmış olabileceğini unutmamak gerekiyor.)


Burada da tek beden herkese uymuyor. Sarkopenik, iştahsız, 80 yaşındaki bir bireyde agresif kısıtlama, kilo kaybını ve kırılganlığı artırarak demans riskini dolaylı yoldan yükseltebilir. Aynı diyet prensipleri, fazla kilolu, hipertansif, insülin direnci olan 60 yaşındaki biri için ise hem beyin, hem kalp, hem böbrek açısından çarpan etkisi yaratabiliyor.

Yıllarca “az içki kalbe ve beyne iyi gelir” söylemi döndü durdu. Son dönem genetik ve büyük veri analizleri ise bu masalı yavaş yavaş susturdu. Büyük hasta gruplarıyla yapılan genetik analizlerde, içki içmeye yatkınlığı artıran genetik skorlar arttıkça demans riskinin de yükseldiği; yani hem miktar, hem ‘alkol kullanım bozukluğu’ açısından, düşük dozda bile koruyucu bir eşik bulunamadığı görülüyor.

Bu çalışmalar, önceki gözlemsel verilerdeki iki önemli karışıklığa işaret ediyor: Erken bilişsel bozulma yaşayanların tüketimi azaltması ve “hiç içmeyen” grubun içinde, aslında sağlık sorunları nedeniyle bırakmış eski ağır içicilerin de olması. Net tablo şu; gri madde hacmi azalıyor, beyaz maddede myelin onarımı bozuluyor, beyin demiri artıyor. Bunların hepsi nörodejenerasyonla ilişkili. Elbette genç, sağlıklı, başka risk faktörü olmayan biriyle, damar risk profili ağır, diyabetik ve ritim bozukluğu olan bir birey arasında tolerans ve risk hesabı farklı. Ama “beyin sağlığı önceliğim” diyen biri için, “günde bir kadeh zararsızdır” cümlesinin artık bilimsel sağlam bir dayanağı yok.

Demans riskini konuşurken aşıların masaya oturması pek beklenmez. Oysa son yıllarda grip, pnömokok, tetanoz ve özellikle zona aşısı gibi rutin aşılarla demans riskinde azalma arasında anlamlı ilişkiler bulunuyor. Aşının enfeksiyonu ve hastane yatışlarını azaltması/engellemesi kritik. Çünkü sepsis, ağır pnömoni ya da tekrarlayan enfeksiyonlar, yaşlı beyinde delirium ve kalıcı bilişsel kayıpları tetikleyen darbeler.

Bunun ötesinde, bağışıklık sisteminin antijenlerle düzenli ve kontrollü teması, kronik düşük düzeyli inflamasyonu nasıl etkiliyor sorusu da gündemde. Özellikle zona aşısı ile bazı analizlerde sadece risk azalması değil, var olan demansın ilerlemesinde yavaşlama işaretleri de rapor edildi. Henüz mekanizma net değil, fakat “zaten aşı olmanız için çok sebep var, beyin için ek bir artı puan da bu olabilir” noktasında durmak makul görünüyor.

Yalnızlık, tansiyon kadar somut bir risk faktörü ve fena halde biyolojik. Uzun süreli sosyal izolasyon, HPA eksenini (stres yanıt sistemi) kronik olarak aktive ediyor, kortizol düzeylerini artırıyor, uyku mimarisini bozuyor ve hipokampusta hacim kaybı ile ilişkilendiriliyor. Geniş ve anlamlı sosyal ilişkiler ağı olan bireylerde bilişsel rezervin daha yüksek olduğu, yani patolojik yük biriktiğinde bile kliniğe yansımanın daha geç ortaya çıktığı düşünülüyor.

U.S. POINTER’da yapılandırılmış programa eklenen grup toplantıları, sağlık koçluğu görüşmeleri ve akran desteği, sadece “motivasyon” sağlamadı; bu sosyal çerçeve de müdahalenin aktif bileşeni olarak değerlendirildi. Yani haftada iki kez kahve içtiğiniz arkadaş grubunuz, aslında sessiz bir nörolojik rehabilitasyon seansı da görüyor olabilir; özellikle de konuşma, tartışma, plan yapma, hafıza çağrışımı gibi bilişsel yükler içeriyorsa.


“Beyin sporu” denilen şey, telefondaki sudoku uygulamasıyla sınırlı değil. Çalışmalarda kullanılan bilişsel antrenman programları genellikle dikkat, işlem hızı, çalışma belleği ve yürütücü işlevleri hedefleyen, zorlayıcılığı ayarlanmış egzersizlerden oluşuyor. Özünde yapılan iş, sinaptik ağlara yeni yollar çizdirmek, var olanları da sık kullanım ile kalınlaştırmak.


İlginç olan, teknoloji kullanımı ve hatta video oyunlarının bile, belli sınırlar içinde, bilişsel kapasite üzerinde olumlu etkiler gösterebilmesi. Dijital okuryazarlığı artmış, yeni uygulamalarla uğraşan yaşlı bireylerde, hem işlem hızında, hem de yürütücü işlevlerde daha iyi performanslar rapor ediliyor. Ama burada da kişiselleştirme kritik; görme problemi, parkinsonizm, ağır depresyonu olan birine agresif ekran temelli antrenman dayatmak, gerçek hayatta sürdürülebilir olmuyor. Kimi için satranç kulübü, kimi için torunla bilgisayar oyunu oynamak bence aynı biyolojik hikayenin farklı sahneleri.

Müzik, limbik sistemle doğrudan flört eden bir uyaran ve bu yüzden bilişsel müdahaleler arasında ayrı bir yere sahip. Toplu şarkı söyleme, koro çalışmaları veya bireysel müzik yapma, işitsel korteks, motor korteks, serebellum ve limbik yapıları aynı anda aktive ederken, sosyal bağlanma ve ödül devrelerini de dürtüyor. Depresif belirtiler, anksiyete ve yalnızlık skorlarında azalmayla birlikte, bazı çalışmalarda bilişsel testlerde de iyileşmeler görülmüş durumda.

Dansa gelince, iş daha da katmanlı hale geliyor. Koreografi öğrenmek, adımları hatırlamak, müziğe senkronize olmak, dengeyi sağlamak ve bunu çoğunlukla bir grupla yapmak, beyinde motor, bilişsel ve sosyal ağları aynı anda çalıştıran yoğun bir “kombine antrenman” etkisi yaratıyor. Bazı gözlemsel verilerde düzenli dans edenlerde demans riskinde çarpıcı derecede düşük oranlar rapor edildi. Nedensellik tartışmaya açık ama biyoloji kulisinde bu koreografinin makul bir karşılığı var.

Uyku, beynin gece vardiyası; glimfatik sistem dediğimiz, beyin-omurilik sıvısının aralıklardan akarak metabolik atıkları temizlediği dönem, derin uyku fazlarında maksimum çalışıyor. Kronik yetersiz uyku, amiloid ve tau birikimiyle, insülin direnci ve hipertansiyonla ilişkilendirildi; yani hem doğrudan, hem dolaylı yollarla demans riskini tırmandırıyor.

Günün içine serpiştirilen kısa şekerlemeler, özellikle 10–20 dakikalıklar, hem uyanıklık halini, hem öğrenme ve hafıza konsolidasyonunu destekleyebiliyor. İlginç olan, “power nap” düzeyinde tutulan uykuların, gece uykusunu bozma riski daha düşükken, bilişsel ve duygudurum üzerine olumlu etki yapabilmesi. Uzun ve geç saatlere sarkan uykular ise kronobiyolojiyi karıştırıp gece uykusunu sabote edebiliyor; dolayısıyla burada da doz, süre ve zamanlama önemli.

Tüm bu başlıkların ortak noktası, tek bir mucize değil, küçük ama tutarlı kazanımlar üretmeleri. Büyük çalışmalar, yaşam tarzı değişiklikleriyle demans vakalarının teorik olarak yaklaşık yarısına yakınının önlenebilir ya da ertelenebilir olabileceğini öne sürüyor, ama bu sayı populasyon düzeyinde bir ortalama. Bireysel düzeyde ise resim çok daha karmaşık.

Altında sessiz bir küçük damar hastalığı olan hipertansif biriyle, PSEN1 mutasyonu taşıyan genç bir bireyin kaderi aynı değil. Östrojen kaybı yaşayan bir kadında orta yaş hipertansiyonunun etkisi, aynı yaşlardaki bir erkektekiyle birebir örtüşmeyebiliyor. Kronik kortikosteroid kullanan bir romatoloji hastasıyla, polifarmasisi olmayan aktif bir emekli mühendis aynı egzersiz, aynı diyet reçetesini kaldırmıyor.


Biyoloji, “beyin için X altın kural” arayan reklam afişine pek sadık değil. Daha çok şunu fısıldıyor; damarlarına ne kadar iyi bakarsan, beynin de o kadar nefes alır. Ne kadar hareket eder, kasını çalıştırır, uykunu onarır, alkol ve kronik inflamasyon yükünü azaltır, zihnini ve ilişkilerini canlı tutarsan, patoloji kapıyı çalsa bile içeri girmesi, girdiyse de ortalığı yakıp yıkması o kadar geç oluyor. Geri kalan, o çerçevenin içine senin yaşın, cinsiyetin, genetiğin, mevcut hastalıkların ve hayatının ritmine göre doldurulması gereken kişisel bir taslak gibi duruyor.

 
 
 

Yorumlar


Bana ulaşmak isterseniz, yazmanız yeterli.

bottom of page